Merhaba Verlag und Werbeagentur
Ana Sayfa Hakkımızda 2020 Sayıları
Reklam İletişim Künye
Güney Almanya'nın en büyük Türkçe gazetesi
Sayy: 594 - 22.05. - 02.07.2020 Son sayı için tıklayın
Nerede
  Ana Sayfa
  Hakkımızda
  2020 Sayıları
  Fiyat Listesi
  Reklam
     Başvurusu
  Baskı Tarihleri
  İletişim / Kontak
  Arşiv [Sayfalar]
  Arşiv Haberler
 
 
nerede 2019/20
 
 
Spor 2020/21
 
 
Saglik 2019/20
 
 
Tatil 2019/20
 
 


Dein PLZ:

 
Merhaba'dan Haberler

Kosova’nın bağımsızlık yıldönümü (2)

Kahrolsun sömürgecilik, yaşasın bağımsızlık! Posht me kolonializmin, rroftë pavarësia!

17 Şubat Kosova’nın Bağımsızlık Günü. İnkar, sömürgecilere “uğur” değil, Arnavut halkının lanetini beraberinde getirmişti.

Hüseyin Şenol 
Bugün Kosova’nın bağımsızlığının yıldönümü. On yıllarca büyük acı çeken halkım, eşsiz mücadelesiyle sömürgeci Sırbistan’ı kovup, 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan etti.

Verdiği emsalsiz bağımsızlık mücadelesiyle, ezilen halklara örnek olan Arnavut halkı, haklı olarak, bu gurur ve onuru yaşıyor.

Yazımın birinci bölümünde, “özelim”e de geniş yer vererek, baskıyı bizim üzerimizden de anlatmaya çalıştım. Bu ikinci bölümde de, konuyu daha da açarak, Kosova’nın sömürgeciliğe karşı, sırasıyla “eşitlik”, “cumhuriyet” ve sonunda da “bağımsızlık” mücadelesini anlatmaya çalışacağım.

Arnavutların verdiği bu bağımsızlık mücadelesi, sadece ırkçılara, faşistlere değil, şovenizmden etkilenen tüm dünyadaki “sosyalistlere” de bir derstir. Herkes, Kosova’nın bağımsızlık mücadelesinin, üç-beş yılda birilerinin Arnavutlar’ın kafasını karıştırmasıyla ortaya çıkmış bir “ayrılık hikayesi” olmadığını, on yıllarca ağır bedeller verilerek, kendi elleriyle ördüğü bir direnişin neticesinde kazandığı bağımsızlık olduğunu görmek zorundadır.

Tito da sömürgeciydi
Mareşal de olan, Josip Broz Tito da, dünyadaki bir çok örnekleri gibi, ikinci paylaşım savaşından sonra, halklara verilen sözleri unutanlardandı. Hırvat baba ve Sloven asıllı annenin 15 çocuğundan biri olan Tito, özellikle de savaş sonrası sosyalist düşüncelerinden hızla uzaklaşarak, Arvavut halkı için hiç de masum olmayan bir sömürgeciydi. Yani, o da Arnavut halkının omuz omuza verdiği anti-faşist mücadeleyi görmezden gelip, verilen sözleri de unutup, Kosova’nın yedinci cumhuriyet olmasını istemedi.

Savaş sonrası oluşturulan “mozaik”, daha ilk yıllarında Arnavut halkını ve toprakları Kosova’yı inkarla kuruldu. Bu inkar, sömürgecilere “uğur” değil, Arnavut halkının lanetini beraberinde getirmişti. Çünkü Marks’ın dediği gibi: “Başka ulusu ezen bir ulus özgür olamaz”

Marks’ın ulusların ezilmesi üzerine söylediği söz, dünyanın hiç bir yerinde istisna bir durum göstermemiş, ister kapitalist-emperyalist, ister “sosyalist” kimlikli olsun, sömürgecilerin baskısı sonsuza kadar sürmemiştir. Halen bu durumda olan diğer sömürge uluslar da, yenile yenile de olsa, sömürgecilerin zincirlerini elbet parçalayacaklardır.

Zorla göç ettirme politikası
Uygulamasına 1930’lu yıllarda başlanan zorunlu göç, araya dünya savaşının girmesiyle kesintiye uğradı. Hemen savaş sonrası, komünist partiye danışmanlık yapan şovenler, sosyal şovenler, hatta kafa tasçı ırkçılar, partinin “zorunlu göçe zorlama” politikasının belirlenmesinde etkili ve belirleyici de olmuşlardır.

Balkanlar’da Arnavut ve Boşnak medyası, ırkçı danışmanların başında gelen ve savaş sonunda partiye yanaşan Vasa Cubruloviç’i şöyle değerlendiriyorlar: “Komünist Partisi’nin danışmanı oldu. Bu kez, sosyalist lider Tito’ya gönderdiği raporda azınlık sorununun tek çözüm yolunun yine zorla göç olduğunu söylüyordu”. Cubruloviç “Bizim için azınlıklar sorununun tek gerçek çözümü zorla göç ettirmedir”diyor ve bu görüşünün yer aldığı raporu Tito’nun beğendiğini ve faydalanmak istediğini belirtiyor. Zaten Tito’nun onu Devlet Bakanı yapmasından da (1945–51 arasında) bu durum anlaşılmaktadır.

Tito yönetimi bu dönemde, onbinlerce Türk, Arnavut ve Boşnak asıllı müslümanı Türkiye’ye zorla göç ettirdi.

Evet, Tito da sömürgeci egemen iktidarın en başındaki kişiydi. Artık kendisinden, savaş öncesi ve esnasında gösterdiği mücadeleden dolayı duyulan saygıdan eser kalmamıştı.

1953’te 13 bin, 146-66 yılları arasında da 246 bin kişinin Türkiye’ye göç etmesi bunun göstergesiydi. Yani, Tito istemese bu durum söz konusu ol(a)mazdı.

Yugoslavya’dan Türkiye’ye zorunlu büyük çaplı göçlerin fikirbabası Cubruloviç ve tabii ki onu bu göreve getiren ve bunları uygulamasını isteyen Tito’nun olduğunu söylemek abartı olmasa gerek.

Bu dönemde Türkiye’ye yüzbinlerin göç ettiği dikkate alınırsa, göçün boyutları hakkında daha geniş fikir sahibi olunabilir.

Göç edenler arasında Slav Müslümanlar, Arnavutlar ve Türkler vardı ve göç etmek isteyenler kendilerini ‘Türk” olarak deklare etmek zorunda idiler. Bunu geçen yazımda da belirttim. Yoksa, Türkiye bunu bilse de, daha baştan asimilasyon politikasını oradan itibaren işleme koymak istiyordu. Yani “Türksen gelebilirsin” politikasıydı bu.

Bu bölümü özellikle, biraz geniş tuttum, çünkü şöyle bir yanlış kanı, maalesef hem “sağda” hem de “solda” hakim bir kanı: Tito’nun ölümünden sonra, tüm ülkenin “etnik” çatışmalara sahne olunduğu değerlendirmesi.

“Gelen gideni aratır” misali
Tito’dan sonra çatışmanın yoğunlaştı tabii ki doğrudur. Bu da normal bir gelişmedir; baskı bir yerde daha çok patlak vermeye devam edecekti. Tito’nun yerine gelenler, baskıları ve sömürüyü özellikle, başta Kosova’da olmak üzere, Sırbistan, Karadağ, Makedonya’daki Arnavutların kendi şehirlerinde, yani topraklarında “çoğunluk” ve bu alanların dışında “azınlık” olarak yaşadıkları yerlerde daha da artırdılar.

Tito’nun yaşarken yardımcılığını yaptığı, ondan sonra da yerine belirlediği ve devamında da tek söz sahibi olan Aleksandar Rankoviç’in Arnavutlara zulmü, Tito’yu aratır oldu. Özellikle Kosova’daki Arnavut halkına takındığı sert tutum ve uygulamalarla, Sırp milliyetçiliğinin de lideri konumundaydı. Ağustos 1983 ‘te öldüğünde, Sırbistan’ın başkenti Belgrad’ta gerçekleştirilen cenaze törenine 100 binden fazla kişi katılmıştı. Bu tören, dünya medyası tarafından da Sırp ırkçılığının aykuka çıktığı bir gösteriye dönüştüğünün altı çizilmişti.

Rankoviç, Arnavutlar’a uyguladığı baskıyla Sırpların gönlünde taht kurmuş, “milli değerlerin ve toprağın gerçek koruyucusu” olarak görülmüşdü.

Baskı ve sömürü devam etti
Yukarıda da belirttiğim gibi; Tito döneminde de baskılar sürdü.

Hemen savaş sonrası, eşsiz bir anti-faşist mücadele veren Yugoslavya halkları, savaş sonrası “halkların kardeşliği”ni maalesef oluşturmadılar. Yine dünyanın bir çok bölgesinde olduğu gibi, ezilen halklara verilen sözler tutulmadı ve aynı şekilde sömürgeleştirildiler.

Tito’yla ilgili olarak, Arnavutlar içinde bile yanlış bilgiye sahip olanların sayısı az değil. Ondan sonra tüm “kötü” gelişmelerin olduğunu iddia ediyorlar veya kendilerini bu şekilde görmeye zorluyorlar ve kandırıyorlar. Halbuki bu düşünceler; Arnavutlar o dönemde neden göç etti(rildi)ler? Hele Türkiyeli sosyalistlerin bilmeden bunu iddia etmeleri, bu davaya zaten katkı sunmamış olan bu grubun suçunu daha çoğaltmaktadır.

Sosyalizmle hiç bir lakası bulunmayan, kendini “sosyalist” diye pazarlayan Yugoslavya Devleti, başta nüfusun yüzde 85’ini oluşturan Arnavutlar olmak üzere, Sırp asıllıların dışındaki Kosova halklarına tarihin tanık olduğu en ırkçı sömürgeci soykırımlarını, uygulamalarını gerçekleştiriyordu. Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ni oluşturanlar içinde 6 cumhuriyet, 2 de sömürge vardı.

6 Cumhuriyet ve 2 sömürge şunlardan oluşuyordu: Bosna-Hersek Sosyalist Cumhuriyeti, Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti, Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti, Karadağ Sosyalist Cumhuriyeti, Sırbistan Sosyalist Cumhuriyeti, Slovenya Sosyalist Cumhuriyeti, Sırbistan’ın kuzeyindeki sömürgesi Voyvodina Bölgesi ve güneyindeki sömürgesi Kosova Bölgesi.

Cumhuriyetler arasındaki kardeşlik de bir yalandı. Ülkede ağırlıklı olarak Sırbistan ve Hırvatistan’nın dediği olurken, Kosova Arvavutları’na hem Slav olmadıkları hem de büyük çoğunluğu müslüman oldukları için sömürge olmalarından başka hak verilmedi. Birbirleriyle “zorunlu” evlilik yaşayan diğer cumhuriyetler, ne Sırbistan ve Hırvatistan’a karşı çıkıyor, ne de Kosova’daki baskı ve zulmü görüyorlardı. Son yıllara kadar görmemekte de direndiler. Zulme kaşı sessiz kaldılar.

Kosova’nın Mandelası
Bağımsızlık mücadelesine verdiği destekten dolayı “Kosova’nın Mandelası” olarak anılan Arnavut yurtsevelerinin önemli simalarından siyasetçi-yazar Adem Demaçi, sömürgeciliğe karşı duruşun önemli isimlerindendir. Onu yurtsever düşüncelerinden dolayı hapse attıran da Tito’dur.

2018’in Temmuz ayında 82 yaşında vefat eden Demaçi, hayatının 28 yılını cezaevinde geçirdi.

Dönemin Tito liderliğindeki Yugoslavya hükümeti tarafından siyasi faaliyetlerinden dolayı ilk kez 1958 yılında tutuklanıp siyasi suçlu olarak 3 yıl hapis cezasına çarptırılan Demaçi, 1964-1974 ve 1975-1990 dönemlerinde de hapiste yattı.

1990 yılınında ayında özgürlüğüne kavuşan Demaçi, 1991 yılında Avrupa Parlamentosu’nun “Saharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü”ne layık görülürken, Uluslararası Af Örgütü tarafından da “vicdan mahkumu” ilan edildi.

Demaçi’yi burada saygıyla anarken, bu örneği özellikle “Tito döneminde sorun da yoktu, baskı da yoktu” diyelere verdim. Demaçi tek örnek değil. Her dönem, baskıya karşı çıkan Arnavutlar üzerinde ağır baskılar uygulandı, üzerlerine korku imparatorluğu çöreklendi.

Tüm bu baskılara rağmen 1974’te verilmek zorunda kalınan “özerklik” hakkı bu mücadelelerin sonucunda geldi. O döneme kadar çok sayıda kişi, bu hakkı işkencelerle ve canlarıyla ödedi.

Kökleri İlirya olan ve Balkanlar’ın en eski halkı olan İlirler’den gelen Arnavutlar, anavatanlarının bir parçası olan Kosava’dan hiç bir zaman vazgeçmediler. Bunu ne Osmanlılar ne de Sırplar ve de diğer sömürgeciler başaramadılar.

Ulusal Faşist Miloseviç ve direnişte yeni boyut
2006 Mart’ında Uluslararası İnsan Hakları Hahkemesi’nde yargılanırken ölen Yugaslavya Devlet Başkanı Slobadan Miloseviç, Lahey’de kurulu olan Birleşmiş Milletler (BM)’e bağlı Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaya başlanmıştı. Ağır ceza alması beklenen Miloseviç, yargılama sürecende öldü. Soykırımdan yargılanan Milkoseviç, en az 6 bin kişinin katlinden ve yüz binlercesinin sürgün ve işkencesinden sorumlu tutuluyordu.

1989 yılında göreve gelir gelmez Kosova’nın özerkliğini kaldıran Yugaslavya Devlet Başkanı Miloseviç, bu şekilde Arnavutlar’ın diğer cumhuriyetlerle eşit haklara sahip olma mücadelesini ezebileceğini zannetti. “Kosova Cumhuriyeti” mücadelesi, özerkliğin kaldırılmasıyla durdurulamadı.

Bu tarihten itibaren, Sırbistan’ın sömürgesi Kosova’da, kamu kuruluşlarından atılan veya kendi istekleriyle direnişe katılmak için ayrılan Arnavut öğretmen ve polisler hedef tahtasına oturtuldular. Öğretmenler, devlete karşı, kendi illegal okullarını kurarak, hiç bir ücret almadan, yıllarca eğitim vermeye devam ettiler.

Kısa süre sonra Kosovalı Arnavut liderler bağımsızlıklarını ilan ederek ve bir hükümet de oluşturarak sağlık ve eğitim alanlarında sömürgeci, merkezi hükümete paralel hizmetler başlattılar. Dönemin önemli liderlerinden İbrahim Rugova, o dönemdeki bu direnişin gerçek lideridir. Rugova, Sırbistan’la sorunların barış yoluyla, silahlı direnişe gerek kalmadan çözülebileceğine inanıyordu. Bu nedenle kendisine “Balkanlar’ın Gandi’si” deniyordu.

Rugova, bir çok sömürgede olduğu gibi, Kosova Sorunu’nda da çözümün “barışçıl” yolla olacağı konusunda yanıldığına, daha sonra kendi de şahit olacaktı…

Cumhuriyet değil, bağımsızlık
Artan baskı ve katliamlar, Kosovalı Arnavut liderlerin “Cumhuriyet isteminden vazgeçip, tamamen sömürgeci Sırbistan’tan ayrılma, yani bağımsızlık talebi artık ön plandaydı.

Zaten sürekli ordu, polis ve sömürgecilerin tüm sistemiyle sömürülen, baskı altında tutulan Kosova, Miloseviç’in daha açıktan saldırısına maruz kaldı. Sırbistan ordusu ve polisi tankıyla, panzeriyle tamamen Kosova’ya yerleşti. Köyler bombalanıyor, insanlar katlediliyordu.

Arnavutların hemen hemen yarısına yakını, yani 750 binden fazla insan mülteci durumuna getirildi. Çok sayıda insan katledildi. Makedonya sınırına yığılan yüzbinlerce insanın dramına şahit oluyordu, tüm dünya. Kendi akraba ve tanıdıklarımız gibi, Türkiye’ye de gelmişti çok sayıda Arnavut. Dünya insanlık dramını izliyordu…

Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK)
Bağımsızlık yanlısı gerilla hareketi UÇK (Ushtria Çlirimtare e Kosovës), 1993 yılında Halk Kurtuluş Ordusu olarak kuruldu ve çok kısa süre içerisinde Arvavut halkı için büyük umut oldu. Bir çok ülkede olduğu gibi; UÇK için de çirkin propaganda hemen devreye sokulmuş, “terör örgütü”, “uyuşturucu kaçakcılığı yapıyor”, “Amerika’nın kurduğu bir örgüt” gibi bildik söylemler özellikle yaygınlaştırılıyordu.

Bir sosyalist olarak, aktif destek içinde olduğum UÇK’ya karşı bu söylemlerin “sosyalistler” tarafından da söylenmesi, üzücü olduğu kadar, sosyal şovenizmin de dışa vurumuydu bana göre.

Rugova’nın liberal partisi LDK’ya karşı bir girişim olduğu da bilinen ve 1992 yılında yurt dışında kuruluşu ilan edilen Kosova Halk Hareketi (LPK) kuruldu. Daha sonra tam bir yıl sonra, 1993 yılında da Priştine’de Kosova Ulusal Kurtuluş Hareketi (LKÇK) kuruldu.

UÇK ve Kosova Arnavutlarının kendi kaderini tayin hakkı için mücadele etmesi de hem Türkiye’de hem de dünyada kendine sosyalist, komünist diyen ama esas olarak “milli komünizm” idealini kendine bayrak edinmiş şoven ve sosyal şoven örgütlerce hep aşağılandı…

Bağımsızlığa giden yolda topyekün direniş
Sömürgeci Sırbistan’nın tüm baskılarına rağmen, halkın direnişi, ordusu UÇK ile birlikte her geçen gün büyüyor, egemenlere korku salıyordu. İçerideki işbirlikçiler bile, ya Kosova dışına kaçıyor ya da pişmanlıklarını dile getiriyorlardı.

UÇK’nın savaşçı gerillaları sürekli artıyor, verilen kayıplar misliyle yeni katılımları tetikliyordu. Kosova Kurtuluş Ordusu’nun (UÇK) kurucu kumandanlarından, Arnavut Özgürlük Hareketi’nin liderlerinden, Halk Önderi Adem Jashari, 7 Mart 1998’de sömürgeci ordu ve polisin kuşatmasında teslim olmadı ve 36 saat süren çatışmada ailesinden 52 kişiyle birlikte katledildi. Bu durum, ölüme giderken Jashari’nin de söylediği gibi; ulusal kurtuluş mücadelesinde önemli bir sıçrama aşaması olacak, her yaştan Arnavut UÇK saflarına akın akın geleceklerdi.

Gerçekten de durum bu yönde gelişti ve UÇK devasa bir güce ulaştı.

Sömürgeciyi daha da öfkelendiren, saldırılarını en üst düzeye çıkarmasını da beraberinde getiren bu durum, aslında sona yaklaşımın da habercisiydi. Arvavut halkı, ya topyekün Kosova dışına itilecek ve geri kalanları katledilecek, ya da özgür bir ülkeyi kuracaktı.

Dünya kamuoyunun da baskısıyla, vahşeti durmayan Sırbistan’a son “ihtar” verilerek, savaşı durdurmaz ve anlaşmaya oturmazsa müdahale edileceği açıklandı. Sırbistan’ın başketinde önemli yerleri bombalayan NATO karşısında Sırbistan geri adım atmaya başladı.

O dönem bizim sosyal şoven bir takım “sosyalistlerle” şu tartışmam da olmuştu: Akıllarınca, Kosova’nın sömürü ve Arnavut halkının katledilmesi karşısında sessiz kalanlar, Sırp bombardımanına ses çıkarmayanlar, protesto gösterisi bile düzenlemeyen “sol” köprülerin bombalanması karşısında “insani” duygularını göstermeye başlamışlardı. Ben ise onlara “Sizin göreviniz sömürgecilerin köprülerini, askerlerini ve köprüye çıkan tecavüzcü askerlerin annelerine sahip çıkmak olamaz. Köprüye çıkacaklarına, bu vahşetin devamını isteyeceklerine, çocuklarını geri çağırıp, suratlarına tükürsünler” diyordum. Hatta daha da fazlasını söylüyordum. Tamamen yok edilmek istenen bir halktan biri olarak, farklı şeyler söylemem de beklenemezdi.

Bu “arkadaşların” büyük kısmı, başta Irak ve Suriye’de son yıllarda Kürt halkının da yaşadıklarını, mücadelelerini ve yöntemlerini görünce bana hak verdiler, veriyorlar. Vermeyenler de zaten bildik ulusalcılar ile normalli ve sosyalli şovenlerimiz.

Sırbistan kovuldu
On yıllarca süren direniş nihayet başarıya ulaşmış, çekilen acıların boşuna olmadığı görülmüştü. Borbardımana direnemeyen sömürgeci, ülkede de UÇK’nın mücadele alanlarını terketmeyerek ölümüne direnmesi üzerine, nihayet Kosova’dan çekilmeye başlamıştı.

Artık bağımsızlığa gidişin önü alınamazdı. Nihayetinde de öyle oldu: Kosova’nın bağımsızlığı 17 Şubat 2008 tarihinde katılımcıların oybirliği ile Kosova Meclisi’nde okunan bağımsızlık bildirgesi ile gerçekleşti…

Yazımın ilk bölümünde belirtmiştim: Üç bölüm olarak düşündüğüm yazımın bu bölümünde UÇK kuruluşuna, çalışma tarzına, liderlerine geniş yer vereceğim. Kurtuluş ordusuna ve mücadelede hayatını kaybeden kahramanlara saygıdan dolayı, serinin üçüncü bölümünde bu önemli yön üzerine duracağım.

Şovenlerimiz durmadı, bağımsızlık sonrası kabul edilen bayrak hakkında bile, gerçek dışı bilgiler yaydılar. Buna da “28 Şubat Bayrak Günü”nde değinirim.

Ben bunu o ordulara ve o kahramanlara bir borç olarak görüyorum.

Yaşasın halkların kurtuluş mücadelesi.

Kosova halklarının Bağımsızlık Bayramı kutlu olsun.

Darısı tüm ezilen halkların başına.

Yazının birinci bölümü için tıklayın:

https://avrupaforum1.org/kosovanin-bagimsizlik-mucadelesi-ezilen-halklara-ornektir-i-huseyin-senol/
Teilen
2020-03/01-Sayı-591
metzgerei-marx
mbf-transporte.de
limousine-service-ulm
Takvim
Interna
Fehmy und Fesih
Türkische Spezialitäten Schillergarten
Signboxx
Cigköftem
Grafithek
Designmatic
AK-SU
Sayfam
Dis Doktoru - Kangal
Aydoğan Elektronik
Avukatlık Bürosu KARAKAŞ
Merhaba TV
Anwaltskanzlei KARAAHMETOĞLU & KOLLEGEN